Hoc Est Enim Corpus Meum. Hıc Est Enim Calix Sanguinis Mei. Novi Et Aeterni Testamenti. Mysterium Fidei. Oui Pro Vobis Et Pro Mulin Effundetur In Remissionem.Luka 22:20Usta geçen gün,
Hafif’te çok sevdiğim bir
yazarın beni çok etkileyen
bir yazısını okudum. Üstad’ın anlattıklarından aklımda kalan kadarı ile, insan hayatının faniliği, gelip geçiçi olduğu, göçüp giden Adem evlatlarından kiminin bu alçakgönüllü yazar gibi bir eser, kiminin ise bir dikilitaş bıraktığını nasibimce öğrendim. Biliyor musun ilk defa bir Yahudi,
Sebt gününü ihlal edince mezarının üstüne taşlar yığılmış. Mezartaşı mevzusu böylelikle açılmış. Aman güzel kardeşim, her okuduğunu olduğu gibi mi bellersin hep?

Nietzsche dememiş mi “Kendini bilgiye adayan için düşmanını sevmek yetmez, dostuna da kin duyabilmeli insan.” Diye. Bak şimdi ben sana bu
metaforu tersine çevireyim senin için. İnsan oğlunun ilk ferdinden itibaren hepsinin mezarı ister taş, ister tahta ile işaretlidir. Ne oldu tahtayı beğenmedin mi? Oysa ki Yeruşalim’deki
Golgotha Tepesinde gömülü
Adem Babamızın mezarı üstüne, Tanrı öz oğlunu hepimizin kurtuluşu için
feda etmemiş miydi? Usta biraz kafam karıştı. Şimdi İsa Aleyhisselam’ın
çarmıhı mezar taşı mıydı? Aziz kardeşim anladım, hepsini baştan almam lazım geldi. Pekala dinle o zaman.
Sigmund Freud “Dinsel öğretilerin içerdiği gerçekler öylesine bozulmuş ve sistematik olarak tanınmaz hale getirilmiş ki, insanlık onları gerçek olarak görmüyor.”
diyor. Tanrı’ya ilk bir canlıyı kurban eden, öz kardeşini kıtır kıtır doğrayan
Kabil’dir. Adem Babamızın küçük oğlu ve öz kardeşi Habil’in, Tanrıya adak adadığı buğdayı kıskandığı için canına kıymış, bir de kurban olarak sunmuştur.
Kitab’a göre Kabil, ilk cinayet, ilk kurban ve kardeşini öldürdükten sonraki duyguları üzere ilk pişman olma şerefine erişmiştir.

Buradaki buğday ile kurban ilişkisine özellikle dikkat et kardeşim. Kim ki buğday yetiştirmiştir, temiz kalpliliğinden başına muhakkak iş gelmiştir. Dikkat et, ne zaman ki
Osiris, Mısırlı’lara buğday ekmeyi öğretmeye kalkmış, işte o saat başı belaya girmiştir. Yeryüzü tanrısı Seb’in oğlu
Osiris, o zamana dek fakir olan Mısır’a, karısı ve kız kardeşi olan
İsis’in keşfettiği buğdayı ekmeyi öğretmiş, onu yabanıllıktan kurtarmış, yasalar koymuş, tanrılara tapmayı öğretmişti. Osiris’i çekemeyen kardeşi Set, yetmiş iki adamı ile birlikte Osiris’i bir güzel sandığa kapatır, Nil Nehri’ne atar. Deniz yolu ile Byblos’a ulaşan Osiris’in canlı canlı gömüldüğü tabutunu, bin bir zahmet bulup, Mısır’a getiren İsis, oğlu
Horus’un hasretine dayanamayıp, ziyaret maksatlı yola çıkarken sandığı ağır bulup geride bırakınca, domuz avlamaya çıkan, domuzlar alasıca Set, Osiris’i tekrar eline geçirir. Bu sefer işini sağlama alıp, Kabil misali biraderini kıtır kıtır ondört parçaya keser, bununla dahi yetinmez, parçaları kafasına göre Mısır’ın değişik yerlerine dağıtır. Ne yapsın gözü yaşlı İsis, atlar
papirus sandalına, deltada gezer, sevgilisinin bedeninin parçalarını bulduğu yere gömer, bununla da yetinmez, her birinin üstüne bir
tapınak diker.

Anladım Ustacım, Osiris’in bedeni, açıkça buğdayın tohumunun toprağa serpilmesini ve ekini anlatıyor. Peki orası tamam. Kendini halkı için kurban eden tanrı-kral meselesini daha önce
uzun uzun anlatmıştın. Zaten ikimiz de, Joseph Campbell’ın
külliyatını ağzımız açık okumamış mıydık? Peki sen şimdi bu ölü bedeninin üstünde göğe uzanan Osiris Tapınaklarını tanrıya ulaşmaya çalışsan Babilli’lerin
diktiği kuleye de benzetirsin tahminimce. Sonra da kalkıp bu fallik simgesi
Anima Mundi’dir bile dersin. Hatta mevzu bahis kuleyi,
Druidlerin meşe ağacı, Süleyman’ın Mabedi, Buda’nın
Bodhi Ağacı bile yaparsın. Bu işin sonu yok. Anladığım kadarı ile,
Kahramanın sonsuz yolculuğunu çeviren
tanrı-kral, halkının bekaasın için kendini feda ediyor. Gönüllü yada gönülsüz. Bu bana, kabilesi aç kalınca, kendini parça pinçik ettirip gömdüren, gömdürdüğü yerden mısır fışkırınca, kabilesinin karnı doyan kızılderili şefinin efsanesini hatırlattı. Tahmin ediyorum alegori aynı konuyu anlatıyor. Ayrıca bir de
sünnet olurken ağaca bağlanan Avustraya yerlileri de aynı sembolizmin parçasıdır sanırım. Pekala buraya kadar anladım.

O zaman senin kentine biraz daha yaklaşalım kardeşim.
Senin yaşadığın topraklarda doğdu
Dionysos. Cadmus ile Harmonia’nın kız Semeli’yi kandırıp koynuna girdi Zeus. Bahar kadar güzel ve kıvraktı Semeli. Görür görmez aşık oldu ona
Tanrılar Tanrısı. Kocasının koynuna girdiği Semeli’nin hamile kaldığını duyup, kıskançlıktan çıldıran karısı
Hera, çareyi bu genç kızı kandırmakta buldu. Yaşlı bir kadın kılığına girdi ve budaklı bir değneğe dayanıp yollara düştü. Semeli’ye madem ki onu çok seviyor Zeus, o zaman karısına göründüğü gibi olanca görkemi ile görünsün diye ısrar etmesini telkin etti. Zeus sevdiği kadının ısrarına dayanamayarak, tüm parlaklığı ve haşmeti ile görününce, hem babasının sarayı hem de Semeli yandı gitti. Başka türlü demek gerekirse, aşkının ateşi ile yandı. Karnındaki oğlu o zaman daha yedi aylıktı. Zeus oğlunu sevgilisinin karnından çıkardı ve baldırına sakladı, günü gelince de doğurdu.

Ayağı kanatlı
Hermes’e, oğlunu büyütmeleri için Nysa perilerine götürmesini buyurdu. Nysa Tepesi, tatlı ışıklarla yıkanan, ormanla kaplı bir dağ idi. Ormanı, serin sulu binlerce kaynaktan çıkan dereler süslerdi. Bu mutlu ve kutsal dağın perileri, kapısı ve duvarları asma dalları ve sarmaşıklarla donanmış büyük bir mağarada yaşardı. Haberci Tanrı Hermes, bebek Dionysos'u bir gece gizlice mağaraya getirdi. Dionysos mağaranın kapısına gelince, gökte parlak bir yıldız göründü, ortalık ayın ondördü gibi aydınlandı. Bu sayıyı hatırladın mı kardeşim. Peri kızları uyandılar ve ondan sonra Dionysos'a sevgiyle bakıp büyütmeye başladılar. Dionysos büyüdükçe, kırlarda dolaşır oldu. Bir gün, mağaranın duvarlarını saran üzümleri altın bir kupada sıkarak şarabı buldu. Yorgunluğu kovan, üzüntüleri dağıtan bu yeni nektarın verdiği keyfi, kendisini büyüten perilerle paylaştı. Erguvan rengi şarabı içenler, yaşama sevincine kavuşuyordu. Su ve orman perileri, bu mutlu buluşu kutlamak için, başlarını asma dallarıyla süslediler. Keçi ayaklı insan bedenli
satirler, yaşlı
silenoslar çalgı çalıp türkü söylemeye, oynamaya koyuldular.
Nietzsche’ye göre, taşkın ve coşkun duyguların sembolüdür Dionysos. Şarabın insan üzerindeki türlü etkilerini simgeler, belli ölçüde alındığında faydalı olan, insanı neşelendiren, coşturan şarap, aynı zamanda insanın mahvolmasına da neden olabilmektedir. Bu nedenle hem büyük coşkuları, hem trajedileri, hem ölümü, hem de yeniden doğmayı simgeler. Ne de olsa kendisi de, ölümden bir kaç kez kurtulmuş, öfkesi dinmeyen Hera tarafından titanlara parçalatılmış, sonra tekrar yaşama dönmüştür. Simgelediği şarabın kaynağı olan üzümün yetiştiği asmalar da, kışın budanıp, parçalanır, neredeyse ölür. Baharla birlikte tüm doğayla beraber yeniden canlanır. Neyse konumuzdan uzaklaşmayalım. Zeus’un anası Gaia, titanlar tarafından parçalanıp bedeni yere atılan, tanıdık geliyor değil mi, Dionysos’un yitip gitmesine izin vermez, tekrar bir araya getirip doğurur. Ancak kanının damladığı yerden bereket sembolü nar ağacı çıkmıştır. Bu da öyküyü tamamlamaya yeter.
Bir de tam senin hoşuna gidecek bir küçük not: Dionysos'un, bütün hastalıkları iyileştiren bir kadehi vardı. O kadehten içki içen korkuyu unutur, cesaretlenirdi. İnsanlar bundan dolayı şarap tanrısını diğer tanrılardan daha çok sevmişlerdir. Ama ona tapanlar arasında hiç şarap içmeyenler de vardı. Çünkü Dionysos, yalnız içki yoluyla değil esin yoluyla da özgürleşmeyi kabul ederdi.

Konuyu bağlamak açısından, etini ekmek, kanını şarap olarak ikram eden ve kurban olan kurtarıcı öyküsünü, çeşitli türev ve örneklerini her toplumda bulma olasılığı oldukça yüksek sanırım. Bir de unutmadan, bizden bir nesil bu öyküyü gerçekleştirmiş bir Dionysos daha geçti ve kendini hepimizin kurtuluşu için feda etti. “Kaybolan cenneti arayan bir adam, diğer dünyayı hiç düşlememiş birine aptal gelebilir.” diyen İrlandalı Şair
James Douglas Morrison. Ama bu ancak başka bir yazının konusu olabilir. O zaman biz de, bu büyük şairin de çok etkilendiği bir başka
büyük şairin bir şiiri ile uykuya dalabiliriz.
İşte geçmiş, şu an ve gelecek zaman
Hepsi bir arada dikilmiş karşıma
Ey Yüce Ruh, taşı beni kanatlarınla
Uyandırayım Albion’u gözlerine dolan
O uzun, o soğuk, o derin uykudanWilliam Blake,
Jerusalem